Mevlana
Gerçek nedir?
Bunu hep
merak ediyorum. İnsandan ayrı olarak
varlığını sürdüren bir gerçek var mıdır, sanmıyorum. Çünkü gerçek de
insanoğlunun yanılsamalarından biri diye düşünüyorum. İnsanlık dahilinde
gerçeğin varlığı inkar edilemez. Fakat insanın olmadığı yerde gerçeklik de
olmaz. Yani, insandan ayrı objektif bir gerçeklik doğada bulunmaz. Çünkü orada
her şey olması gerektiği gibi ve olmak zorunda olduğu gibi işler. Bizler ise,
onların mucizesini mikroskop veya teleskoptan anlamaya çalışan varlıklarız.
Bilim, kanıt verir, işte boş bir inançtan farkı bu. Verdiği kanıtlar ise, kendi
çerçevesindeki doğruların sonucudur.Kendi dışındaki doğruların içinden bir
kanıt sunamaz. Biraz uçuk bir şekilde, bilim de dogmatik diyebiliriz böylece.
Aynı
‘gerçek’ gibi. İnsanlık çerçevesinde ne olduğu ve nelerin gerçek olduğu
söylenebilir. Hayat ise daha çok tesadüflerin, anlık olayların
farkındasızlığına bağlı olan kesişmelerin bütününe benzer. Aynı doğa gibi.
Mikroskop,
istatistikle aynı oyunu oynar. Saf maddelerin oranlarının bulunması onların
gerçekliğini dolayısıyla hayatın gerçekliğini verir sanılır. Oysa hiç bir
mikroskop kuşların sürü halinde geçerken olan işbirliğinden çıkan dansı,
balıkların sadece birlikteyken oluşturduğu o anlık parlamayı göstermez, çıkarsamalarından
bunların nedenini bile bulamaz. Rutindeki gizem, determinizmle açığa
kavuşturulamadı. Hücrelerin nasıl işlediği bulundu, fakat hücrelerin her zaman
nasıl aynı şekilde işlediği, bu cevap vermekten korktuğumuz bir sorudur. Bu
yüzdendir ki evrenin cevabını taşıyan da tek soru budur.
Belki, insanlık doğaüstü güçlere inanmayı
kestiğinden beri, doğanın olağan üstü güçlerine inanmayı da bıraktı. Söylemeye
çalıştığım şey, idealist bir fikrin ürünü değildir. Sadece gerçeklik üstüne kafa yorarken neden hala
gerçeklik konusunda onlarca çelişkimiz olduğuna dair bir soru ve mitlerden
sonra yaratılan bilime eleştiridir. Aklımız mı önde, duyularımız mı, maddenin renklerini
köre açıklayamazsın, şeffaf olanla evreni bulamazsın.. Biz, birbirini yansıtan
binlerce aynanın bir tanesinin yansımasının içinden, tüm aynaların kendisini
çözebileceğimize inanan insanlarız.En küçük parça ile, bütünü çözebileceğimizi düşünüyoruz.
Genelden özele doğru gidiyorsak, nasıl özelden geneli çıkarmayı umuyoruz? Zaten
o başladığımız noktada var değil miydi?
Belki de
gerçekler, gözümüzün göremeyeceği kadar küçükte değil, gözümüzün göremeyeceği
kadar büyüklüklerde yatar.
İoanna
Kuçuradi demiştir ki: ‘’kavramlar pek suçsuz görünmüyorlar. Tehlikeli
olmalarından biz sorumluyuz, yarattıkları sonuçlardan olduğumuz gibi.’’
İnsanoğlu,
herşeyi aklına sığdırmaya çalışmış, sözcükleri üretmiş ya, bir tanesini
fazladan yapmış. O da gerçekliğin kendisidir kuşkusuz. Ağaca ağaç dedi, denize
deniz, kırmızı ilginç tatlı meyveye elma, peki neye gerçek dedi?
Düşlerimiz,
doğadaki binlerce aynanın yansımasıyla aynı şekilde oluşurlar, aklımızla
gördüklerimizin ürünüdürler. Her şeye bütüyle bakmak, detaylıca bakmaktan daha
yararlıdır bence.
Prizmadan
renklerin fışkırması ne güzel, şimdi gözleri gökkuşağı olan Caeironun ne
dediğine bakalım, Fernando Pessoa’nın Huzursuzluğun Kitabı’ndaki yazdıklarıyla.
‘’Caeiro
nun, köyünün ne kadar küçük olduğunu ve bunun nelere yol açtığını olanca
doğallığıyla anlattığı yalın cümlelerini ilgisizce okuyorum,bunlar ilham
veriyor,rahatlatıyor beni.köyü küçücük olduğu için insan oradan evrenin,şehirde
görülenden daha büyük bir parçasını görebilirmiş;işte bu yüzden köy kentten
daha büyükmüş:
çünkü,
gördüğüm şeylerin boyundayım ben, kendi boyumda değil'’
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder